Astrolojinin Yükselişi

Psikologlar ve nörobiyologlar beyni anlamada yapay zekayı model almanın önemini ne zaman anlayacaklar bilemiyorum ama yapay zekanın yakınlık ilişkilerinden tahmin edebilme yeteneği astrolojinin yeniden yükselişine sebep olacaktır. Fakat günlük uydurulan burç yorumları değil, periyodik gerçekleşen olaylar, evrendeki hareketler, zaman – mekan ilişkisi olarak astroloji. Yani sadece iki üç yıldıza gezegene bakarak, “mars güneşin arkasında bu yıl barış olacak ama seneye çok kötü şeyler bekliyor” gibi bir astroloji değil.

İyi bir hekim, daha doğrusu tecrübeli ve iyi bir hekim, yıllar boyunca gördüğü, muayene ettiği hastalar ile eğittiği beynindeki nöron ağları sayesinde hastaları görür görmez şikayetlerini anlar hale gelebilir. Bu görür görmez ifadesi, yürüyüşünden, ses tonlamasından tutun kıyafet tercihinde, oturduğu semte, maddi durumuna kadar yayılabilir.

Bir psikolog danışanını, şu davranışı yapmışsa böyle biridir, böyle bir tepki görmüşse şöyle yapmalıdır şeklinde pozitivist bir yaklaşımla algoritmik olarak ele almaz. Tüm hayatı ile, geçmişi, gelecek planları, aile çevresi, iş çevresi, ideolojisi, felsefesi ile ele alırsa ancak başarılı bir analiz ve yönlendirme yapabilir.

Eski çağ filozofları gibi iki paragrafta anlatılacak bir şeye 300 sayfa kitap yazacak değilim. Bu veçhile ile astroloji de eski aşağılanmış, akıl dışı halinden yeniden doğacak, yapay zeka desteği ile yeniden saygıdeğer bir alan haline gelecektir.

Ne burcuydunuz bu arada?

Özgürlük mü delilik mi?

Akıllıca davranmak nedir? Her durumda yapılması gereken en uygun davranışı göstermek değil midir? Şartlar ne gerektiriyorsa o. Şartların bir tarafında kişi var. Kişinin menfaatleri var. En büyük menfaati hayatta kalmak. Hayatta kalmak dışında, unvanını korumak, maddi durumunu korumak ya da iyileştirmek, haklı çıkmak, aldatılmamak vs karar verilmesi gereken bir çok durum. Bunlar şartlar. Şartlar zorlaşıp insan sıkışmış hissettiği zaman genelde çıkış yolları azalır hatta teke düşer. Tek çıkış yolu varsa aklın yolu birdir denir. Yanlış davranış sonsuz sayıda olabilir. Şartlarla hiç ilgilenmeden hayatına devam edebilir, şartları kötüleştirecek bir davranışta bulunabilir. Aslan yaklaşıyorsa yapmanız gereken kaçmak ya da savaşmaktır. Savaşmak için aslanı yenebileceğiniz gücünüz, silahınız olması gerekir. Bunların haricindeki tüm davranışlar yanlıştır. Aslan üzerinize doğru gelirken, ağaçtan muz toplamanız doğru bir davranış değildir. Kişinin yapması gereken en akıllıca davranış çoğunlukla yapmaya mecbur olduğu davranıştır.

Yani akıllıca davranmak demek şartların bizi zorladığı şekilde davranmak demektir. Şartlar zorluyorsa neden-sonuç ilişkisi yani nedensellik var demektir. Neden böyle davrandığınızı açıklayabilirsiniz demektir. Açıklanabilen davranış akıllıca davranıştır. Neyi neden yaptığını bilen bir kişi davranışlarını açıklayabilir, demek ki akıllıca davranmıştır, bile bile yanlış yapan insan, davranışlarını açıklasa bile bu bize “akıllıca” gelmeyecektir. Akıllı davranış yapmaya mecbur olduğunuz davranıştır, sizden beklenen davranıştır. Hayatta kalmanız için seçmeniz gereken yoldur.

Burada özgürlüğün yeri neresi? Özgürce davranmak, şartların zorladığı şekilde davranmak olmamalı. Sizden beklenen tek hareketi yapmanız özgür olmadığınız anlamına gelmez mi? Dışarıdan bakıldığında özgür bir kişi olarak görünmeniz için, sizden beklenen, tam da yapmanız gereken, “o şartlarda kim olsa aynısını yapardı” denen şeyleri değil beklenmeyen davranışları yapmanız gerekmez mi? Yani özgürce davranmak aslında beklenmedik şekilde davranmak olmalı. Yoksa yapman gerekeni yapmak özgürlük müdür? Ayçiçek yağı fiyatları artacak bilgisi aldığınızda, 20-30 litre ayçiçeği yağı almaya koşuyorsanız, bu zaten sizden beklenen davranış değil midir? Ya da kahve çok sağlıklı, kalbe iyi geliyor, her köşede bir kafe var, gençler kahve içer vb. kültürel öğelerin yoğunlaştığı bir ortamda çay yerine kahve içmek sürüden ayrılmak mıdır yoksa bir sürüden ayrılıp diğer sürüye girmek midir?

Gençlerin ebeveynlerinden farklı davranmaya çalışarak yaptıkları şeyler, aslında diğer tüm gençlerin de yaptığı şeylerdir. Orta yaşa geldiklerinde ya da yaşlandıklarında kendi kuşaklarının aslında tamamen aynı şeyleri sevip aynı davranış biçimlerini tercih ettiklerini görürler ve bir kuşak etiketine sığınmak çok da yanlış gelmez. Oysa gençken aynı davranışları özgürlük adına yapmışlardı. Yani özgür olmak bir sürüden ayrılıp diğer sürünün koyunu olmak mıdır, yeni kurulan sürünün? Siyasetten sıkılıp bir partiden istifa edip, başka bir partiye geçmek gibi sanki. Bir müzik türünü, eski ya da avam bulup başka bir müzik türünün dinleyicisi olmak gibi. Kişinin tek başına üretip dinlediği bir müzik türü olmadığı sürece hep bir başka sürünün dinlediği müzik olmayacak mı bu yeni tür?

Özgürlüğe geri dönersek, özgürlük biraz delilik midir? Beklendiği gibi davranmamak. Nasıl davranacağının tahmin edilememesi. Başka türlü nasıl “bu adam özgür” denebilir ki. Nasıl davranacağı belli ise nasıl özgür olabilir?

Peki özgür seçimi ile sürüye katılmayı seçerse insan, özgür değil midir? Şartları bilerek, anlayarak, değerlendirerek, kendi özgür iradesi ile “beklendiği gibi” davranan bir kişi özgür değil midir? Demek ki bir kişinin davranışlarına düşüncelerine dışarıdan bakarak “özgür” olmadığı konusunda bir fikir beyan etmek çok da doğru değil. Özgürce köle olmayı seçmiş bir insan özgür değil midir?

Dünyayı gezip görüp, köyüne yerleşen bir insan, dışarıdan sıkıcı ya da monoton görünen bir hayatı kendi huzurlu iradesi ile yaşayan bir insan, özgür olduğunu hissederek kurallara, beklentilere uygun yaşayan bir insan özgür değil de nedir?

Yoksa özgürlük sadece delilik midir?

E, yeter.

Elli yaşımı geçtim, hala neden yaşadığımı bilmiyorum.

Zaman zaman psikiyatrik ilaçlar ile zaman zaman iş yoğunluğu ile bu arayışı unuttuğum oldu. Ama içimde hep takılı kaldı.

Ne kadar yoğun iş yaparsam yapayım ve bu işler ile ne kadar başarı, mutluluk, karizma, gelir vs. elde edersem edeyim, aslında hepsinin boş olduğunu, trenin gittikçe son istasyona yaklaştığını hiç aklımdan çıkaramadım. Camdan bakıyorsun dışarısı görünüyor, her şey geçiyor, her şey geride kalıyor. Her şey geçmiş oluyor. (oysa tren gidiyor, her şey yerli yerinde, tıpkı 45’lik plak üzerindeki izlerde kazılı konser kaydı gibi, iğneyi üstünde döndürürsen müziğin icra edildiğini sanıyorsun, oysa plak dönüyor ama kendine göre sabit, iğne sabit, titreşimden elde edilen bir anlık enerji değişikliğini müzik diye konser diye dinleyip, “bak işte ses bu, eser bu, yaşam bu” diyorsun. Trenin camından geçip giden her şey de yerli yerinde duruyor. Tren de gidiyor sayılmaz aslında, o yerli yerinde duran şeylere referans ile gidiyor. Yoksa kendi içinde o da gidiyor mu duruyor mu çok önemli değil.

Her neyse bu görecelilikten daha önemlisi, treninin içindeki ben, gözleri hep dışarıda gelip geçen hayatı gören, bir kısmını canlı canlı hatırlayan, bir kısmını daha önce gördüm sanan ben, nasıl olup da trenin içindeki faaliyetlere konsantre olacağım ve bir gün son istasyona ulaşacağımı unutacağım? Görüyorum işte, gözümün önünde biten bir yolculuk var. Başladığı anda bitmeye mahkum.

Tren yolculuğu ile kıyaslayınca benim hayatımın en büyük anlamı da son istasyona ulaşmak. Trene binmek değil. Çünkü trene binmeyen sonsuz tane insan var, var diyorum ama hiç var olmamışlar. Biz var olmuş olanları biliyoruz ve 8 milyar tanesi ile aynı trendeyiz. Trene bindikten sonra yolculuk anlam kazanıyor ve tek anlamı varmak. Yani var olmak aslında varmak. Yani ölmek.

Hayatta en büyük amaç ölmek.

Küçük bir çocukken, hatta üniversite yaşlarımda bile, 50’ye kadar yaşasam yeter diyordum.

Şimdi elliyim.

E, yeter.

Güzel günler göreceğiz çocuklar

“Cennette arsa satmak” diye abartılan, aritmetik bazı ibadetler karşılığında cennette ne istersen onu alırsın, vaadi ile, güzel günler göreceğiz çocuklar, vaadi arasında ne kadar fark var?

Acaba ikisi de “farklı adlandırılmış” inancı kullanarak çocukları “tüketici”, maddi tüketici,, kültür tüketici, fikir tüketici, ideoloji tüketici, özgürlük tüketici, devrim tüketici, vs yapmaktan ibaret değil mi?

Devrimden sonraki güzel günler, aydınlık, özgürlük, ezilenlerin hürriyeti, zalimlerin devrinin sonu gibi hazır kalıp düşünceler, aile-toplum-devlet eğitiminden gelen hazır-kalıp düşüncelerden kurtulmak isteyen çocukları kandırmak için sanki beraber keşfediliyormuş gibi ama gerçekte “tıpkı din benzeri ideolojiler” gibi çoktan hazırlanmış, paketlenmiş, metalaştırılmış, piyasaya sunulmuş, sözde “underground” oysa tamamen kontrol altında düşünceler değil mi?

Gerçekten güzel günler görecek miyiz yoksa sadece daha fazlasını mı istiyoruz? Gerçekten anne-babamıza-devletimize-düzene karşı çıkabiliyor, yeni fikirler ortaya koyabiliyor muyuz yoksa sadece cumhuriyetçi ve liberal iki partiden diğerinin avucuna mı düşüyoruz?

Aslında tüm düşünceler, cennetin geçmişte ya da gelecekte olmasına indirgenebilir. Taocu ya da ying-yang benzeri ikili düşüncelerin izlerine her yer rastlanabilir. Muhafazakarlar, cenneti geçmişte görürler, geçmişte herşeyin çok daha güzel olduğunu, toplumun daha ahlaklı, güvenli, mutlu, sağlıklı olduğunu artık düzenin yavaş yavaş bozulduğunu, bir an evvel tedbir alınmazsa gittikçe daha da kötüleşeceğini ve hatta kendi ömürleri süresi içinde kıyamet kopacağını düşünürler. Diğerleri de tam tersi, kaostan geldiğimizi, bir nevi kıyametten geldiğimizi, cennetin gelecekte olduğunu, eskiden her şeyin daha kötü, ilkel, barbar, adaletsiz, huzursuz, sağlıksız, karanlık olduğunu, oysa tüm toplum hep beraber bir an önce bilimin ışığında hareket ederek gelecek güzel günleri yaratabileceğimizi, ömrümüzü uzatabileceğimizi, sağlık, mutluluk ve huzurun bilim sayesinde gelecekte olduğunu düşünürler.

Sağ, sol, gerici, ilerici, dinci, felsefeci, genç, yaşlı, aydın, cahil, batılı, doğulu, beyaz ırk, siyah ırk ve bunun gibi her türlü birbirine karşıt gruplaşmalar temelde bu düşünce biçimine indirilebilir.

Yani çocuklar ikisi de aynı.

Bilim de bir inançtır, inanç ta bir nevi bilmektir. Cahillik diye bir şey yoktur, 2 yaşındaki bir çocuğa bile sorsanı her konuda açıklaması vardır. İnsan etrafını açıklayamazsa yaşayamaz. Dolayısı ile cahillik yoktur, bir sosyologun dediği gibi paradigma değişimi vardır, yanı bakış açısı farkı.

Not: akademisyen olmadığım için mümkün olduğunca referans kullanmamaya özen gösteriyorum. Tüm yazdıklarım referanssız kendi uydurmamdır (devlerin omzuna basmadan böyle bir şey mümkünse 🙂

Sorumluluk reddi (özgür irade)

Düşünürlerin her dönem üstünde durduğu bir konu; özgür irade var mıdır, yoksa sorumluluk var mıdır? Tanrı bize özgür irade nasıl verebilir? Yapacaklarımızı Tanrı önceden biliyorsa burada özgür irade nasıl var olabilir?

Burada özgür irade var mıdır yok mudur konusuna girmeyeceğim. Ama özgür irade olsa da olmasa da sorumluluktan bahseden kim? Kralların mahiyetlerine iyilik yaptığı, onlara yaşama ortamı sunduğu halde, kötü olan kötülük yapan insanları cezalandırması hakkı var mıdır? Bu konu üzerinden yapılan örneklendirmeler tanrı için geçerli olur mu? Foucoult der ki güç (iktidar) kendi planına uymayanları ya hapisle cezalandırır ya da tımarhaneye tıkar. Güç’ün istediği gibi değilsen anormalsin demektir ve cezalandırılmalısın. Foucoult iktidarı normal dışı bir bakış açısından incelemiş. Oysa tam tersi, iyi olanı seçmek açısından da bakılabilir. Bir güzellik yarışması düşünün, en güzeli seçiyorsunuz, bakıyorsunuz A güzel ama B daha güzel, C hem güzel hem sevimli, D de çok güzel, E de öyle. İçinizden birine ağırlık veriyor ve seçiminizi yapıyorsunuz, diyelim ki C güzellik kraliçesi oluyor. Bu demek değil ki A’yı anormal gördünüz, B’yi beceriksiz gördünüz, D’yi hapse tıktınız, E’yi de tımarhaneye. Siz güzel olanı seçtiniz, diğerleri umrunuzda değil, onlara yönelik bir çalışmanız yok, yoldan çekilsinler yeter.

Masanızın ayağını tahta kuruları kemiriyor. Müdahale etmezseniz masa komple kullanılmaz hale gelecek. Ama masa size lazım. Ne yaparsınız, tahta kurularını sorumlu tutup cezalandırmaya mı çalışırsınız yoksa masayı kurtarmak için yapılması gerekenleri yapmaya mı? İlaçlamanız gerekiyorsa önce ilaçlayıp tahta kurularını öldürür veya uzaklaştırırsınız. Yaralı bölgeyi talaşla doldurup yapıştırıp, üstünü boyar ve cilalarsınız. Masa kurtulmuştur. Tahta kurularını sonsuza kadar cezalandırmak ya da ödüllendirmekle ilgilenmezsiniz. Size lazım olan masa.

İnsanların sorumlulukları da böyle. Bir maratonda birinciye bakarlar. O nerede doğmuş, nasıl yaşamış, hangi okulu okumuş, sabahları egzersiz yapmış mı, burcu ne, ne yemiş ne içmiş, hangi müziği dinlemiş, onunla ilgilenirsiniz. Sonuncu olanı cehenneme tıkmakla değil. Size birinci lazım, size lazım değilse de bile, önemli olan birinci. Yarış sonucu sporcularlar söyleşi yapmanız gerekirse, yedinci olanı değil birinci olanı seçersiniz. Dolayısı ile ortada sorumluluk, doğru seçim yanlış seçim falan yok, tesadüfen, şartlar gereği, belki biraz çalışmaktan biraz doğuştan gelen yetenekten o birinci oldu ve konumuz da o. Diğerlerinin cezalandırılması, akıllındırılması değil.

Aslında bir başka yazının konusu ama burada da bahsedeyim, kötülük diye bir şey de yok zaten. Birinci olan iyi ve geri kalanlara da kötü diyoruz. İyilik-kötülüğü bir cetvel gibi düşünün. Cetvelin sağına iyilik tarafı soluna kötülük tarafı diyelim. 2’nin üstündeyseniz nötr iseniz, iyi bir şey başınıza gelip 3’e geldiğinizde sizin için iyi bir şey olmuş oluyor, bu iyilik 5’ten geldiyse, iyilikten sonra o 4 olduysa, onun için kötülük olmuş oluyor. Birisi bir eylemi size sağınızdan yaptıysa sizin için iyi, solunuzdan yaptıysa sizin için kötü.

10 kişilik bir mülakat listesi var diyelim ki. Siz beşincisiniz. Komisyon altıncıyı sizin önünüze geçirirse siz altıncı oluyorsunuz, kötülük, üçüncüyü sizin ardınıza geçirirse siz dördüncü oluyorsunuz, iyilik. Yapılan şeyin sizinle ilgisi bile yok aslında ama size iyilik ya da kötülük olarak yansıdı.

İkiniz de açsınız, bir tane zeytin var. Arkadaşınız, ben dayanıklıyım zeytini sen ye derse, iyilik yapmış oluyor, siz aynı şeyi ona söylerseniz siz iyilik yapmış oluyorsunuz. Arkadaşınız size sormadan zeytini yerse, aç kalıyorsunuz, kötülük yapmış oluyor. Burada hemen iyilik-kötülük kıt kaynaklardan kaynaklanır demesin bazı filozoflarımız (çok geç demişler bile, zaten bugüne kadar söylenmemiş hiç bir şey yok, sadece doğru sözleri seçerek farklı olabiliyorsun) Kaynaklar bol olsa bile, onlara anlam yükleyebilir, ya da tüm kaynakları ne kadar sonsuz olursa olsun kendimiz kullanmak isteyebiliriz. Diyelim iki zeytin var, birini arkadaşım birini ben yersem sorun yok, kötülük yok. Ama sağdaki zeytin benim için daha anlamlı, hayatım boyunca hep sağı tercih ettim, babam bana hep sağdakini verirdi, o yüzden şimdi de sağdakini ben yemek istedim, fakat arkadaşım bencillik yaptı ve sağdakini kendi yedi, bana da soldaki kaldı, arkadaşım kötülük yaptı.

Neyse tek tek örnek vermeye gerek var mı, düşünen insanlarsınız. İyilik ve kötülük görecelidir. Birine eklenirken iyi, diğerinden çıkarken kötü. Bana iyi olan şey sana kötü. Aynı şey aslında, aynı olay, aynı seçim, ama bana göre iyi sana göre kötü. Demek ki kötülük diye bir şey yok. (tabii buna tam tersiz şeytancılık yapıp, iyilik diye bir şey yok, ne yapsan kötü diye bakmak da aynı şekilde doğru)

Şimdi size iyi günler desem, bana kötü günler kalacak, en iyisi normal günler diliyorum, hoşçakalın.

Aziz Augistinus’da doğru bilgi

Aziz Augistinus, Descartes’dan çok önce “düşünüyorum, bundan eminim,” “varım, bundan eminim” demiştir. Aslında felsefede daha önce dile getirilmemiş hiç bir düşünce yoktur denebilir. Sadece bakış açıları, aslında gözlükler değişmektedir. Varlık üzerine tartışma yapan en eski iki insan bile eğer yeterince konuştularsa, bugün aklımıza gelen hemen tüm ihtimalleri dile getirmişlerdir; simülasyondayız, tek kişinin zihnindeyiz, hiç bir şeyden emin olamayız, doğru bilgiye ulaşılamaz, evren hep vardı, evren bir anda oluştu ve bunun gibi. Yeterince düşünen her insan bu fikirleri herhangi bir kaynaktan öğrenmeden, kendi de üretebilir. Fakat bir düşüncenin taraftarı olmak, üstüne vurgu yapmak, detaylı incelemesini yapmak, üstüne kitap yazmak, o düşünceyi sahiplenmenizi sağlar.

İlham dediğimiz şey de budur. Bilgiyi fark edip, başkalarından önce sezip, sahip çıkarsanız, bilgi sizin olur. Aslında sizin ürettiğiniz bir bilgi değildir, bir nevi çalıntıdır. Fakat değil onu çalmak, görmek bile kimsenin aklına gelmemiştir. Kimse fark etmemiştir. Bilgi orada öylece durmaktadır, fakat kimse görememektedir. Görenler olsa da, önemini anlamamış ya da emek verip detaylı incelemesini yapmaktan çekinmiştir. Dolayısı ile bir fikre sahip olmak değil, o fikri bir eser dönüştürmektir sizi bilim adamı ya da sanatçı yapan. Doğada duyduğunuz bir ses, radyodan gelen bir gürültü, bir başka ülkenin sıkıcı müziği, bir çoklarına sıradan gelecektir, fakat siz onu bir melodi olarak algılayıp, çalıp, üstüne çeşitleme yapıp, kendi bestenizi ortaya koyarsınız. Buradaki çalma sizin hakkınızdır, ilk göz hakkınızdır, ilk bulan sizsinizdir, ilk düşünen. Her ilham bir çalmadır, esere dönüştüğünde artık emek içeren bir çalmadır. Tabii fikir patentleri bu özgürlüğü kısıtlamaktadır, herhangi bir eser vermediğiniz halde fikrinizi tescilleyebilmeniz, yeni bir ada keşfedip, şu gördüğümüz topraklar var ya işte onların hepsi benim, ilk ben söyledim, demek gibidir. Çok kısıtlı süreler haricinde fikirler tescillenememelidir, sadece eserler tescil edilebilir olmalıdır.

Gelelim başlıktaki konuya, Aziz Augistinus, duyu yolu ile edindiğimiz bilginin doğru olduğunu, eğer yanlış seziyorsak bunun zihnimizdeki yorumdan kaynaklandığını söylemiş. Zihnimizin de tanrısal akıldan kaynaklandığını dolayısı ile hep doğru olduğunu kabul etmiş. Doğruluk hissinin ise bir tür “doğal ışık”tan kaynaklandığını, “doğru olmanın” bu ışık sayesinde sezilebildiğini söylemiş. Oysa bugün yapay zeka çalışmaları sayesinde biliyoruz ki bu ışık eğitimdir. Yapay zekaya verdiğiniz eğitim setinde doğru neyse, o zekanın iş görmesi esnasında içinden gelen sezgisel doğrusu, doğal ışığı da odur.

Bir çocuğu doğduğu andan alıp tamamen farklı doğrularla yetiştirirseniz, hayatı boyunca “doğru” kabul edeceği şeyler de bize göre farklı olacaktır. Bizim bir önermeyi ele alıp doğru olup olmadığına karar vermemize yol açan akıl yürütmeler, o çocukta farklı işleyecektir ve bize göre doğru olan ona göre yanlış olabilecektir. Yani “aklın yolu bir” olmayacaktır. Dünyamızda aklın yolu birdir çünkü eğitim vardır. Toplum ve devlet tüm insanları aynı doğrular çerçevesinde eğitmektedir. Dolayısı ile kendimizi bildiğimiz yaşa geldiğimizde, hep böyle olduğumuzu, bütünlüğümüzü, aklımızı, doğruluk billincimizi kavradığımız yaşa geldiğimizde, kendimizi ezelden beri doğruyu bilen, doğruyu görebilen, öğretim ile gerekli bilgileri alarak kendi aklı ile kendi doğrusu ile öğrenebilen canlılar olduğumuzu sanırız. Tarih boyunca hiç bir düşünür, kendisinin çocukken farklı düşünce çerçevesi içinde olduğunu, bebekken tamamen farklı bir düşünce dünyası içinde olduğunu hatırlamaz, kendini ezelden beri aynı sanır. Bu yüzden Platon ve takipçileri yüzyıllar boyunca “idea”lara inanmıştır. Bilginin dışarıdan alınan değil, hatırlanan bir şey olduğunu düşünmüşlerdir. Oysa bu düşünce, eğitim ile “doğal ışık” oluşturulduktan sonra düşünülebilmiştir. Yani içimizden gelen, bize yön veren, inananlara göre tanrısal olan, ortak akla ait, evrensel olan “doğruluk hissi” aslında bize eğitim ile verilmiştir. Buna iki kere ikinin dört olması da dahildir. Farklı bir eğitimle tüm bu çerçeve bambaşka bir hale getirilebilir. Bambaşka hal, bambaşka doğal ışık, bambaşka çerçeve etrafımızda, yakınımızda olan bir şey değil ama belki çevremizdeki deliler, bu bambaşka hal için size bir ilham kaynağı olabilir.

Merak, kediyi hayatta tutar

İnsanı hayatta tutan en güçlü güdü; merak.

Merak kediyi öldür der batılı bir atasözü, ama kediyi hayatta kalma isteğiyle dolduran da meraktır. Bir canlıyı öldürme isteğimizin de affedip hayatta bırakma isteğimizin de sebebi meraktır. İntihar etme güdüsü de meraktan, intihardan vazgeçmek de meraktan.

Merak, en temel hayatta kalma güdüsüdür.

Bilinç, şablon üreten, üretilmiş şablonları kullanan ve bu şablon zaten var mıydı, bende olmayan yeni şablonlar var mı diye araştırmaya sebep olan merak.

Bir nevi kolleksiyoncu. İşi daha kolay olsun diye kolleksiyondaki tüm nesneleri en kolay bulunabilir hale getirmeye çalışan, yeni bulduğu herşeyi kolleksiyona katmaya çalışan bir kütphaneci, bilinç.

Bu yüzden erişkinlerin, doğuştan itibaren ölüme kadar gittikçe artan bir şekilde aktif bilinç kullanımları azalır. Bilinçleri daha çok şablonlara uygun davranmaktan ibaret kalır. Çok yaşamış çok görmüş çok okumuş bir insanın sayısız şablonu bulunduğu için daha özgürmüş gibi görünebilir ama aslında sayısız şablonlarına uygun, otomatik (bilinçsiz davranmaktadır. Burada bilinçsiz derken kastettiğim, şablona uygun davranan bilinçtir. Yapay sinir ağlarını beyin içinde hayal edin, sayısız sinir ağlarımız var ve bir çoğu birbiri ile de ilişkili, fakat yine de sosyolojik ya da psikolojik olarak bağımsız olarak ele alınabilir şablonlar (çerçeveler, frameworkler) olarak adlandırdığım ağlar.

Yine bu yüzden “çocuk işte”, “bilinçsiz” saydığımız çocuklar, en bilinçli insanlardır, doğuştan itibaren kazanmaya başladıkları şablonlar günlük bir çok durumu karşılamadığı için, sürekli aktif bilinç kullanmak zorundadırlar. Dolayısı ile saçmalamaları, sıradışı davranmaları, iyi-kötü değil anlamsız duruşları, bizim bildiğimiz, sahip olduğumuz şablonlara henüz sahip olmadıklarından kaynaklanmaktadır. Yani en bilinçlimiz en saçma davrananlarımızdır gibi bir sonuç çıkıyor. Bunun “deli” dediklerimiz için de büyük oranda geçerli olduğunu düşünüyorum. Yani, gündelik hayatta “bilinçli insan”, “bilinçsiz insan” olarak adlandırdığımız insanlar aslında kastettiğimizin tam tersi olan gruplara aitler. Aslında “bilinçli”den kastettiğimiz, akıllı, öğrenimli, bilgili insan, daha az bilinçli olandır, yeni konuşmayı öğrenmiş bir bebekse çok daha bilinçlidir.

Işık hızı ne demek

Einstein’in ünlü E=mc² formülünde neden ışık hızının karesi var?

Nedense bu sorunun cevaplarının hızla bir ilgisi yok, aslında E=m gibi ele alınıyor, c’nin ise aradaki dönüşümün büyüklüğünü gösteren bir katsayı olduğundan bahsediliyor.

Oysa bugüne kadar fizik formüllerinin, duruma uyan, durumu hesaplanabilir yapan formüller değil, bir anlam içeren formüller olduğunun herkes tarafından kavranılmış olduğunu sanırım. En azından bilim dünyasındaki herkes tarafından.

Bir formülde bir parametrenin karesi (quadratic formu) kullanılıyorsa, bu o parametrenin iki defa işin içinde olduğunu gösterir. Bunun anlamı budur. Bildiğimiz fizikte madde enerjiye dönüşürken, bir patlamada olduğu gibi bir merkezden her yöne doğru uzaklaşan fotonlara dönüşür. Bu her yöne gidiş, karşılıklı ters yöne giden fotonlar için birbirinden iki kere ışık hızıyla uzaklaşmak demektir.

Tabii bu benim için çok anlamlı değil. Ben her yöne ışık hızında büyüyen bir evrende, ışığın aslında hareket etmediğini, evrenin ışıktan her yöne kaçtığı için ışık hızı kavramına sahip olduğumuzu düşünüyorum. Işık aslında maddenin yok olduğu andır. Bir hatıradır, geçmiştir. Bize parlak, pırıl pırıl gelmesi, onu algılayış biçimimizle ilgilidir. Çünkü varlıklar sadece geçmişi algılayabilirler ve sadece geçmişte yaşayabilirler. O yüzden geçmişin oluştuğu an çok önemlidir ve en büyük algımız bu yüzden geçmişin oluştuğu an, yani ışıktır. Evren, yani madde, her yönde ışıktan (yani yokoluştan) kaçtığı için ışıkla etkileşim hesaplarında ışık hızı dediğimiz parametrenin karesi kullanılmalıdır. Çünkü aynı anda iki yöne de uzaklaşıyoruz ışıktan (maddenin yok olduğu andan). Ve bu uzaklaşma 3 (4) boyutta olmayabilir, maddenin yok olduğu, enerjiye döndüğü anda 4.boyut oluşmakta ve madde ışık hızında o noktadar uzaklaşmaktadır. Dolayısı ile her saniye evren bir önceki saniyeden, her yönde ışık hızı kadar büyümektedir. Fakat bu büyüme, bildiğimiz 3 boyutlu evrende değil, geçmişleştirdiğimiz ve 4.boyuta gömdüğümüz andan uzaklaşma yönündedir.

3-4 boyutlu derken kastettiğim, Einstein evrenidir. Einstein zamanı da boyutlara katmıştır fakat bu boyut saatle hesaplanmaktadır. Oysa zaman ışık hızıyla uzaklaştığımız ve içimize gömdüğümüz madde-enerji dönüşüm anlarıdır. Bu anlar, geçmiştir, anılardır ve evrenin her yerinde maddenin enerjiye dönüşümü dediğimiz aslında yok oluşundan oluşan içe gömülü balonlardır.

Akıl mı üstün inanç mı?

Her zaman dediğim gibi, bilinçli davranış her an sahip olduğumuz bir yetenek değil. Bir kaset kayıt cihazı gibi (casette recorder) ya da worddeki makro kaydedici gibi bilinç kullanırken davranış şablonlarımızı kaydederiz ve bilinçle işimiz biter. Sonra günümüzün çoğunluğu kaset çalmakla, makro oynatmakla geçer.

Bu davranış şablonlarının iç kaynaklı olanlarına duygu, dış kaynaklı, evreni açıklamaya yönelik olanlarına da inanç diyoruz. Duygular ve inançlar, bir kısmı toplumdan aktarılan bir kısmı kendi yarattığımız şablonlardır. Bunlar kullanılırken (oynatılırken) bilinç aktif rol oynamaz, hazırda bekler, şablon davranıştır bunlar. Makrolardan farkı, adım adım tarif edilmemiş, daha çok bir çerçeve (framework) olarak tanımlanmışlardır. Yani bir duruma verilecek birden fazla tepki olabilir. Hangisinin verileceğini yine bilinç değil, aynı anda kullanımda olan diğer şablonlar belirler. Misal, balkonda oturup telefon ile annenizle konuşuyorsanız, telefon ile konuşma şablonu, anne ile konuşma şablonu, telefon ile anne ile konuşma şablonu, balkonda oturma şablonu, balkonda otururken konuşma şablonu, yoldan geçenlere bakarken konuşma şablonu, sert sandalyede otururken konuşma şablonu, kısa kollu t-shirt ile konuşma şablonu, tok karnına konuşma şablonu, iş yerinde mutlu bir günden sonra konuşma şablonu, iki çocuğu evdeyken konuşma şablonu gibi sayısız kişisel şablon, büyüklerle konuşma, telefon ile konuşma, dışarıdan görünürken konuşma vs gibi sayısız toplumsal şablon aynı anda işler, birbirlerini etkiler. Bu kadar çok şablon olması, davranışı özgür yapmaz, yine de kalıp davranıştır.

Sosyolojinin ilgilendiği görevlerden biri bu kişisel ve toplumsal şablonları tespit etmek, tanımlamak, kategorize etmek olabilir. İnançların toplumdan devralınan fakat kişiye mal olan şablonlar olması gibi, duygular da kişide oluşur fakat yine de bir çoğu toplumdan hazır devralınır. Kime, ne zaman güleceğimize, kimi seveceğimize, hangi davranışa kızacağımıza tamamen kendi ürettiğimiz şablonlarla tepki vermeyiz. Bu şablonların büyük kısmı toplumdan devralınmıştır. Bu yüzden psikoloji ile sosyoloji aslında içiçedir, sadece kişisel bilinç ve toplumsal bilinç alanlarında ayrılabilirler. Şablon davranışlar konusunda işleyiş hem insanda hem de toplumda aynı şekildedir.

Bu tanımlardan sonra ortaya atacağım iddia, inançların ve duyguların aslında akıldan daha üstün, aklın bir sonraki, bir ileri aşaması olduğudur. Önce akıl ederiz, şablonlaştırırız, sonra inanırız. Artık her zaman bilinçli düşünmemiz gerekmez, inancımız bizi sağlam tutacaktır. Zaten mantığın temeline indiğimizde de en temel bilgilerin akıldan değil kabullerden kaynaklandığı ortaya çıkmaktadır (aksiyomlar, postulalar, düşünme ilkeleri gibi). Dünyaya gelen insan, edindiği bilgileri anlamdırabilmek için bir an önce inançlara ve duygulara sahip olmalıdır. Yoksa stres, korku hiç bitmez ve insan var olamaz. Varoluşun kaygısını dindiren tek beyin işlevi, tek düşünme biçimi şablonlardır yani duygu ve inançtır. Tekrar ediyorum, inanç akıldan üstündür. Bu bilgi gizli olarak “bilgi”nin tasnifinde de içerilmektedir; veri-bilgi-özbilgi-hikmet. En üstte artık saf akıl yok, inanç vardır. Hikmet dediğimiz, verinin üstünde düşünmeden yorumlayabilmemizi sağlayan şablonlarımızdır. Artık sonsuz hikmet sahibi olan bir insanın düşünmesi gerekmez, herşey daha önce düşünülmüş ve inançlara ve duygulara dönüştürülmüştür. Sorunu gördüğü anda çözüm içine doğar. Soruyla karşılaştığında verilecek cevap ilham olunur.

Dinlerin, mitolojilerin, ideolojilerin, sosyal kuramların hepsi, kenarında bilinç izcikleri olan şablonlar kümesidir. Bir bezin tüm kenarlarında için için yanması gibi, kenarlarda küçük bilinç kayıtları, yeni şablon üretimleri devam etmektedir ama bütün, bir şablonlar yumağıdır.

Peki bu şablonlar nasıl kazanılır, bir şablonumuz varken neden bir başkasını üretme ihtiyacı duyarız, bu kadar şablona rağmen nasıl özgür olabiliyoruz? Bana bu sorularla gelin.

Proximity

İnsan ilişkileri yakınlıkla (proximity) yürür.

Çocukken, her insanın bir eşi (gençken bunun adı ruh ikizi oldu) vardır, dünyanın bir başka yerinde benim eşim olacak, tamamen bana uygun, beni sevecek-benim seveğim bir insan beni bekliyor sanırdım. Sonra öğrendim ki öyle olmuyor o işler, tüm insanlara aynı mesafede değilsin, yakınlık ile yürüyor ilişkiler.

Doğal olarak yaptığın iyilik, kötülük, kayırma, eşit davranma, küsme, kavga etme, dayak atma, hırsızlık, cinayet, hediye, örnek gösterme, kıskanma, küçük görme, seksi bulma, öpüşme, sevişme, virüs bulaştırma vs her türlü insan ilişkisi yakınlık ile yürür.

Bir düğmeye basıp binlerce kilometre ötedeki insanları öldürmek dışında, teknoloji ile her insana eşit mesafede olacağımız günler gelirse bu durum ortadan kalkabilir. Her insan, bir diğerinin bakımına muhtaç, bir diğerine yardım eder, bir diğerini düşünür hale gelirse o zaman bu yaklaşım değişebilir. O zaman kadar insan ilişkileri sadece yakınlık ile yürür.

Bulup bulacağınız tüm iyilikler, belalar yakınlarınızdan gelecektir. İnsanlık hakkında fikir yürütmek istediğiniz zaman gözünüzde, yakınlarınızı model aldığınız bir insan tipi canlanacaktır. İnsanlar hakkında felsefe oluşturacağınız zaman, sosyoloji araştırması yapacağınız zaman ulaşacağınız kitle hep yakınınızda olanlardır.

Hayatı boyunca hep beyaz kuğu görüp tüm kuğular beyazdır diye düşünen insan gibi, biz de yakınlıklarımız ile tanıyoruz dünyayı. Ben bir insan sarrafıyım diyen bir kişi bile sadece yakınlarının sarrafıdır. Dünyanın başka bir yerinde, başka şartlarda , hiç tanımadığı, görmediği bir insan tipi olması her zaman mümkündür.

Bu sebeple insanların yakınlarına torpil yapması, kayırması gayet doğal insani hislerdir. Tanzanyadan yeni gelmiş bir mühendisi, ya da Marstan gelen bir mühendisi (yaratığı) danışman yapmak yerine tanıdığı bildiği birini yapmak bir başkanın en tabii hakkıdır. Yakınlıktan başka dünyayı tanıma yolumuz yok.

Yazın ne yaparız, denize gireriz. Eve dönünce baban sorar, denize girdin mi? Evet girdim babacığım. Oysa o denizin yüz milyonda biri kadar küçücük bir alanda çırpınıp durdunuz. Bunun adı denize girmek mi? Bir binanın kapı eşiğinden içeri ayak parmaklarınızı uzatsanız, ne kadar binaya girmiş iseniz, denize girmek de o kadar. Denizin tümüne girme şansımız yok. Dünyanın tümüne girme (gitme) şansımız yok. Hakkında fikir yürüttüğümüz evrenin tümüne girme (görme) şansımız yok. Yakınlığa mahkumuz. Tüm evren hakkındaki fikirlerimiz sadece yakınlıklarımızdan kaynaklanıyor.